Tarihte, bilimin neredeyse farkında olmadan bir eşikle karşı karşıya kaldığı anlar vardır. Bu net bir sınır değil, Rumi'nin Pers mistisizminde anlatılanlar gibi ince bir geçittir; orada “aradığın kapı zaten açıktı”. Bugün, o geçit bizi insanlık kadar eski bir sorunun tam kalbine götürüyor: hayat gerçekte nedir? Ve en önemlisi, bilinçle nasıl bir ilişkisi var?
İki yüzyılı aşkın bir süredir biyoloji, mekanikçi paradigma içinde başarıyla çalışmıştır: hücreler makineler, genler programlar, beyinler ise sofistike işlemciler gibidir. Bu, pek çok şeyi açıklayabilen güçlü bir anlatıdır. Ancak her şeyi değil. Garip bir şekilde, teknoloji sonsuz küçüklüğü deşifre ederken ve yapay zeka bir zamanlar sadece insanlara özgü olduğu düşünülen işlevleri taklit ederken, bazı fenomenleri her zaman düşündüğümüz gibi maddenin sınırları içinde tutmak giderek daha zor hale geliyor.
Örneğin, fizikçiler ve biyologlar, fotosentezden duyusal algıya, enzimatik reaksiyonlardan embriyonik morfogeneze kadar birçok hayati fonksiyonun kuantum fiziğinin ilkelerinden yararlandığını keşfetmeye başladıklarında bu durum ortaya çıktı. Tutarlılık, tünelleme, dolanıklık. Bu terimler, elektronların ve fotonların davranışını tanımlamak için ortaya çıkmış, hücrelerin ve organların davranışını tanımlamak için değil. Yine de, işte bunlar yaşamın dinamiklerinde ortaya çıkıyor.
Tüm bunlar nereye varıyor? Belki de canlılara dair daha radikal bir vizyona: sadece organize olan madde değil, alanlar, simetriler ve yerel olmayan süreçler vasıtasıyla yapılanan bilgi. Hayatın artık biyokimyasal bir kaza olarak değil, daha derin bir düzenin ifadesi olarak göründüğü bir vizyon.
Yirminci yüzyıl fiziğinin öncülerinden David Bohm, “içkin düzen”den bahsetmiştir: maddenin kendisinden daha temel, gerçekliğin gizli bir düzeyi; buradan biçim, hareket ve — bazı yorumlara göre — hatta bilinç ortaya çıkar. Buna paralel olarak, birçok Doğu bilgelik geleneği binlerce yıldır evrensel bir “bilinçli ilke”nin, tüm canlıları birbirine bağlayan ince bir matrisin varlığını savunmuştur.
Günümüzde, sistem biyolojisi, kuantum fiziği ve sinirbilimin birleşik ilerlemeleri sayesinde, bu hipotezi hem bilimsel hem de felsefi yeni araçlarla keşfetmek mümkün hale gelmiştir. Dolayısıyla soru, her zamankinden daha güncel bir şekilde ön plana çıkmaktadır: Bilinç mi yaşamdan ortaya çıkar, yoksa yaşam mı bilinçten?
Bu kitabın yazarı ikinci hipotezi desteklemekte ve organizmaların — bakterilerden insana, bitkilerden gezegen sistemlerine kadar — evrensel bir Bilinç Alanının bireyselleştirilmiş ifadeleri olduğunu öne sürmektedir. Bu mistik bir fikir değil, kuantum teorisinin en derin çıkarımlarının olası bir doğal uzantısıdır.
Amaç, bilimi metafizikle değiştirmek ya da ikisini naif bir şekilde birbirine karıştırmak değildir. Daha ziyade, açık bir bakışla incelendiğinde biyoloji ve fiziğin sadece diyalog kurmakla kalmayıp, birbirine yaklaştığını göstermektir. Ve bu yakınlaşmanın ardında yaşam, zihin ve evrenin kendisi hakkında yeni bir anlayış gizli olabilir. Bu kitap, okuyucuyu bu bağlantılar arasında bir yolculuğa davet ediyor: canlıların kuantum yapısından başlayan, bilgi ve alanın rolünü geçen ve sonunda en baş döndürücü soruya ulaşan bir yolculuk: eğer evren bir Bilinç Alanı ile doluysa, o zaman her yaşam biçimi sadece bir organizma değil, dünyanın gizli Zekasına açılan bir penceredir.